Gürkan Canpolat

05 Ağu 2015

İstanbul Niye?

Yazan: Grkn Cnplt ~ Kategori: Hikâye

I

Bu şehirde doğdum ben de. Milyonlarcası ile aynı doğum hikâyesini yaşayarak. Anlatacaklarıma dünyaya gelişim ile başlamamın sebebi, tam bir otobiyografi yazma isteğimden ileri gelmektedir. Yani doğumumdan başlayarak, ölümümle noktalanan yaşamımı anlatmak gereği ve isteği duydum. Anlattıklarımı ve anlatacaklarımı Dupont marka bir dolma kalemle yazıya aktaramadım ne yazık ki. Ucuzluk pazarından aldığım bir düzine yerli üretim adi kurşun kalem sayesinde, yine aynı yerden edindiğim fotokopi kâğıtlarına can veriyorum.

Bu yazma hengâmesi bittikten sonra, son bir sayfayı da bir rica mektubu olarak kaleme alacağım. Aziz dostum diye başlayarak, denilebilir ki bir münacat kaleme alacağım ve Mustafa’dan son kez bir şeyler isteyeceğim.

Mustafa demişken, o benimle zıt karaktere sahip bir ulvi kişiliktir. On beş yılı aşmıştır ki tanışırız onunla. Bende olmayan meziyetler Mustafa’ya verilmiş, onda olmayan muziplikler ise bende vücut bulmuştur. Muzip kelimesini özellikle seçmedim, amacım lügat paralamak da değil. Fakat okumaya meraklıyımdır; bu kelime, Modern Osmanlı Türkçesinin kullanıldığı dönemde ortaya çıkmış.  Arapça azap kökünden türetilen muzip kelimesi, Kâmûs-ı Türkî’de yazdığına göre; “azap ve eziyet veren, birini rahatsız ederek eğlenen” anlamına gelmekteymiş. Muzip, aslında beni pek de tanımlayan bir sıfat değilmiş. Fakat ben ne kadar okumayı sevdiysem, aynı ölçekte yazmayı bir türlü beceremedim. Mustafa’nın, yazım hususunda açık seçik ortada olan eksiklikleri ve düzeltmeleri gidereceğinden eminim. Çünkü ben bir yazar değilim, sadece yazanım.

Bu şehirde doğdum ben de. Milyonlarcası ile aynı doğum hikâyesini yaşayarak. Doğduğum hastanenin ismi Zeynep Kâmil. Büyük bir aşkın cisimleşmiş hâlidir bu doğumevi. Yusuf Kâmil Paşa ile Zeynep Hanım 1862 yılında yaptırmışlar bu hastaneyi. Kurum, yüz elli yıldır hizmette. Bu sürenin yarısı kadar da doğum evi olarak kullanılmış. Onlarca yıl, milyonlarca insan dünyaya gelmiş bu hastanenin odalarında. Ben de onlardan sadece biriyim.

Nisan yağmurlarından herhangi birinin İstanbul’da hüküm sürdüğü bir gün dünyaya gelmişim. Annemin anlattığına göre, büyükçe bir odada benimle beraber üç bebek daha gözlerini açmış. Kim olduklarını hiç öğrenemedim, zira böyle bir girişimim de olmadı. Fakat annelerden birinin gözleri yemyeşilmiş. O gün annemin o odadan hatırladığı en kuvvetli şey, işte o kadının gözleriymiş. Ne zaman yeşil gözlü bir genç kız görsem, benimle aynı odada dünyaya gelen o bebeklerden biri olduğunu düşünürüm.

Hastanede çok uzun kalamamışız. Biraz yatak istirahatı kâfi gelmiş. Annem ile babam eve dönerlerken, ailemizin son üyesi olmaya hak kazanan bir de beni yanlarında götürüyorlarmış. Bu kazanılmış hakkı çok sonraları öğrenecektim.

Ben hiç ev değiştirmedim. Doğduktan sonra girdiğim ilk evi hiç bırakamadım. Küçük ve zorunlu ayrılıklar dışında, bu meskûn mahalden de hiç ayrılmadım.

Adına Yenikent demişler bu semtin. Menderes Dönemi’nde, tarımın artık haddinden fazla modernleştirilmeye çalışılması ve buna mukabil olarak büyük şehirlerin yoğun bir göç dalgasına maruz kalması, bizimkilerin hikâyesine katkıda bulunan en büyük etmenler olmuş. Cumhuriyetin ilk ciddi sarsıntılarından biri olan bin dokuz yüz altmış darbesinin izleri silinmeye başladığı sıralarda, dedemin güdümündeki bizimkiler İstanbul’a göç eylemişler.

Adına Yenikent demişler bu semtin. Nedeni ise, özellikle bizim gibi Doğu’dan göç etmiş köylü kısmının derme çatma yapıları bir gecede konduruverdikleri ve buna binaen de alışılmadık bir kültürün Yedi Tepe’de doğmaya başlaması, buranın Yenikent olarak anılmaya başlanmasına sebebiyet vermiştir.

Bir insan bu semti niye sever ki? Bir gecekondu mahallesini kim sever? Eğer kırsaldan geldiyseniz, ya da en azından kökleriniz oraya bağlıysa, ışıl ışıl vitrinlerin ayrı bir hava kattığı Beyoğlu sokakları size daha câzip gelebilir. Fakat, bu bir hevestir. O kadar.

ÜsküdarBen burayı seviyordum. Züppelerin ayak basmaya bile tenezzül etmediği bu semt, benim yuvamdı. İlk arkadaşlarımı bulduğum, ilk oyunlarımı oynadığım ve ilk aşkımı yaşadığım bu yer, benim yuvamdı. Varsın bir alışveriş merkezi olmasındı bünyesinde, varsın üç tarafının çevrili olduğu ormanlık alanı ile korkutucu bir havası olsundu… Mahalle kültürünün kaybedildiği, komşuluk anlayışının bittiği modern yüzyılımızda Yenikent, bana göre kaybedilmeye yüz tutan tüm meziyetlerimizin geçtiği son duraktı. Kullanmış olduğum geçmiş zaman kipine bakılırsa, burayı da ele geçirdiklerini kolayca tahmin edebilirsiniz.

Evimi de çok sevdiğimi belirtmeliyim. An itibariyle yirmi beş yıl on iki gün yedi saat yirmi iki dakika boyunca resmî olarak burada mukimim. Kendime ait bir odam yok bu evde, ablalarımla beraber aynı odayı paylaştık yıllarca. Evimin en sevdiğim kısmı, balkonudur.

Yirmi bir metrekarelik dev bir balkona sahibiz. Bir tarafı bahçemize, diğer tarafı da ormana bakan bu balkon, özellikle çocukluğumda ormandan sonra sığındığım ikinci yer olmuştur. Kendimi ne zaman çok üzgün, çok mutlu ya da melankolik hissetsem ve ormana gitmeye erinsem, balkona sığınırdım.

Eğer mevsim yaz ise balkonun bahçeye bakan pencerelerinden birini açar, erik ağacının balkonun yüksekliğine neredeyse eş olan dallarından erikleri koparmaya başlardım. Bugüne kadar hiçbir manavın o kadar lezzetli erikler sattığına şahit olmadım. Belki de bu konuda tarafsız bir yorum yapamıyorum; belki de bu, erik ağacımız kesildiği içindir…

Eğer mevsim kış ise balkonun ormana bakan kısmına yönelir, oradan gelin ile damat ağaçlarını seyre dalardım. Bu ağaç mevzuu beni derinden etkilemiştir çocukluğumda. Ormanın girişinde iki çam ağacı vardır. Birisinin heybeti çokça iken, diğeri daha naiftir ve her kar yağdığında bembeyaz olur bu ikisi. Heybetli olan ağaç bir damada benzer iken, beriki ise tüm narinliğiyle bir gelini andırırdı. Kendi başıma bir metafor oluşturamayacak kadar zayıfım. Zaten bunu da bana Melek söylemişti. Nasıl ki erik ağacı kesildiğinden beri yazları balkona çıkmaktan zevk almıyorsam, Melek gittiğinden beri de kışları o ağaçlara bakamıyorum…

II

İki yaşıma kadar kayda değer herhangi bir olay başımdan geçmemiş. İki yaşıma gireli üç gün olmuş ki, başımdan bir olay geçmiş. Bizim peder, iki kızından sonra erkek çocuğu doğduktan sonra eve gelen misafirlerin yanında benimle oynamayı âdet edinmiş. Bu ziyaretlerden birinde, peder tarafından kucağa alınıp yukarıya fırlatılan bir ben ve buna artık bir son vermesini isteyen annem ile misafirler varmış. Annem iki de bir: “Bey, yeter. Düşüreceksin çocuğu…” dedikçe babam daha bir coşkuyla beni yukarılara atıp tutuyormuş. En nihayetinde, yukarıya doğru fırlatılan ben, aşağı gelişte bir iki saniye gecikmişim… Bu, başımdan geçen ilk tehlikeli ve mizahî olaydır. Kafamdaki beş yaradan ilkini, işte o gün almışım.

İkinci yaramı üç yaşında, yine duvarın sebebiyet vermesiyle aldım. Bu sefer duvara ben kafa attım. Dört buçuk yaşımda, üçüncü kafa yaramı sokakta oynarken yere düşmem vesilesi ile aldım. Takla gibi bir şeydi hatırladığım kadarıyla. Dördüncü yaranın sebebi Onur’du. O, benim ilk arkadaşımdır. Bana attığı taş neticesi ile, kafamın ön sağ kısmında ufak bir yarık oluştu. Kafamdaki son yaramı, utanmadan söyleyebilirim ki on beş yaşında, halı saha maçında aldım. Açılan ortaya kafa vurup gol atmak için zıpladığımda, rakip takımdan bir savunma oyuncusunun ön dişlerinden biri kafama girdi. Olay ânı çok ilginç olduğu için, tasavvuru bile güçtür. Özetle bu beş kafa yarasını, hâlâ daha bünyemde taşırım.

Bir yaşıma girmeden yürümeye başlamam ne kadar mühim değilse, dört buçuk yaşımda tam mânâsıyla konuşmaya başlamam da o kadar mühim değildir. Mutfak kelimesine muftak, domates sözcüğüne totames demem gibi alışılmış telaffuzları saymaysak, kendime asıl yediremediğim şey; dört buçuk yaşıma kadar su istemek için buuu diye seslenmemdir. Okuma yazmayı ise, birinci sınıfım sömestr tatilinden sanırsam bir iki gün önce öğrenmiştim. Hediye olarak da Çirkin Ördek Yavrusu adlı cafcaflı bir kitap vermişti öğretmenimiz Aynur Hanım.

III

Her heves gibi bu heves de sona erdi. Oysa sınırları bu sefer insan tarafından belirlenen ya da en azından planlanan bir ömrün öyküsünü yazmak gayesi çok parlaktı. İncelediğim yerli ve yabancı otobiyografilerde izine rastlanmamış bir orijinalliği bile becerememiş olmanın hüznü içerisinde sigaraya sığınır ve Rabbim’den af diliyorum.

Mustafa öldü.

Yorum Yapılmamış - "İstanbul Niye?"

Yorum Formu

Kısa Kısa


Kitap Okumaları

  • Ateş Etmek
    ~ Alfred W. Crosby - Başlangıç: 22.03.2016
  • Tarih Gezintileri
    ~ Zeki Arıkan - Başlangıç: 20.03.2016
  • Bir Haçlının Hatırıları
    ~ Jean de Joinville - Başlangıç: 16.03.2016
---
Okunan Kitaplar

Müze Önerisi


Küçükyalı ArkeoPark

Telefon: 0216 388 83 18
Açık Olduğu Günler: Hafta İçi 10.00-18.00

Twitter

Nisan 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Top