Gürkan Canpolat

21 Oca 2016

Geçmiş Zaman

Yazan: Grkn Cnplt ~ Kategori: Hikâye

Ben o zamanlar henüz hayata gözlerimi açmamışım. Hatta annem ile babam bile tanışmamış, görüşmemiş ve evlenmemişlerdir. Bunu bilmenizin pek bir önemi de yok aslında. Zaten okuyacağınız satırlar da demir ve tahtadan ibaret sınıflarda anlatılan edebiyat doktrinlerine uygunluk göstermeyecek. Niye ki? Anlatayım…

Bir keresinde zıpkın gibi bıçkın bir arkadaşımla oturuyor, edebiyat üzerine tartışıyorduk (aslında bir türlü hazmedemedim bu -edebiyat tartışması- ifadesini, zirâ hep kalburüstü ve kınadığım ve de küfrettiğim kodamanlar yapar sanırım bu tür boş şeyleri) ve arkadaşım, daha önce duymadığım ve beni ‘hadi be, doğru ya’ dedirtecek ölçüde şaşırtan şu düşüncesini söyleyiverdi: ‘Şimdi sen kitap falan okuyorsun ya, hani şiir falan. Niye okuyorsun ki? Ne gereği var abicim. Şimdi şiir, onu yazan zâtın kendi duygu ve düşünceleri değil mi? Kendi aşkı değil mi anlattığı? Ben ondan niye etkileneyim ki? Benim kendi düşüncelerim ve duygularım yok mu ki? Bana ne ulan onun aşkından, karamsarlığından?’

Dumura uğradım ama pek de belli etmedim. Karşımdaki kişi hayatınca belki birkaç kitap bile okumamıştı. Ben, ben öyle miyim… Fakat şimdi daha da iyi anlıyorum ki, asıl mesele feleğin çemberinden geçmek imiş. Neyse, epey uzattım. Sizin neyi bilmenize gerek yoktu? Hah, annem ile babamın o zamanlar daha tanışmadıklarını, görüşmediklerini ve de evlenmediklerini bilmenize gerek yoktu.

Peki. Bahse mevzu olan zaman, ne zamandı? Bu hikâyede zaman mefhumu yok. Unutun zamanı. Aslında şu an, sizlere hikâyeyi anlatmadan önce nasıl bir yol izleyeceğim kısaca ondan bahsetsem iyi olur sanırım. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, sizinle samimi bir dost gibi dertleşmek, samimi bir hikâyeyi size bu düstur ile anlatmak istiyorum. Ama bir engel var. Dikkatinizi çekti mi bilmem ama, size sürekli siz diyorum. İnsan samimi dostuna siz diye hitap eder mi? Etmez. Ederse samimi olmaz, kodamandır o. Fakat, dil kuralları gereği siz zamiri, sadece tekil değil çoğul bir kavramı karşıladığından ötürü bir karmaşa söz konusudur. Belki de bu ifadeyi kullanarak kastettiğim, bu satırları yalnız başına okuyan ‘sen’ değil de, kalabalık bir ortamda bu satırları birinin yüksek sesle okumasıyla birden fazla kişiye hitap etmemdir. Bir başka ihtimal daha var aslında. O da, bu hikâyeyi sadece sizin değil, sizden başka birkaç kişinin de okuduğu düşünülürse, siz zamiri ile hepinizi ayrı ayrı hem dost hem de tanımadığım saygın bir kişilik olarak kabul etmem ihtimalidir.

Sıkıldığınızı anladım. Ben de çok sıkıldım. Fakat böyle şeylere takıntılı bir kişiliğim var. Ben obsesifim. Bu, bir hastalık. Şimdi de kendimi anlatmaya başlarsam, kitabı kapatıp bir kenara fırlatacağınız düşüncesine kapılarak hikâyeye dönme zaruretini görüyorum.

Zamanın olmadığı (dedim ya doktrinlere uymayacağım, al işte zamansız bir hikâye, peh!) bu kitapta anlatacaklarım, babamın ve onun babasının köydeki ev, tarla, davar ve koyunlarını satarak büyük şehre gitmeleriyle başlıyor. Esasında bu göçün sebebini anlatmak, bizi biraz daha eskiye götürecek.

Daha o devirde ülke yeni yeni dışa açılmaya başlıyormuş, eski usûller yavaş yavaş terk ediliyormuş, tarımda makineleşme diye bir şey ortaya çıkmış, bunun için kredi veren kuruluşlar türemiş, bu kuruluşlardan makine almak için kredi kullanan köylüler bir süre sonra ortaya çıkan teknolojik ve sosyoekonomik (?) şartlardan olumsuz etkilenmiş, zengin toprak ağaları gücüne güç katmış, birkaç dönüm tarlası olan ve kendi yağında kavrulan köylüler de bir süre sonra her şeyi satıp büyük şehre doğru göç etmeye başlamışlar. Hep -miş geçmiş zaman kipini kullandım. Niye? Çünkü ben o zamanlar henüz hayata gözlerimi açmamışım. Hatta annem ile babam bile tanışmamış, görüşmemiş ve evlenmemişlerdir. Bunu bilmenizin pek bir önemi de yok aslında.

Kara Tren

Babam evin tek erkek çocuğu. Kendinden küçük iki, büyük de üç tane bacısı var. Ben halalarımdan sadece üçünü görebildim. Diğerleri ya doğumdan hemen sonra ölmüş ya da çocukluk çağlarında iken. Bizim oralarda halaya ‘bibi’ denilirmiş, bize de böyle öğretildi. Ve ben aralarından en çok, ailenin en büyük kızı olan Peri bibiyi sevdim. Köydeyken gönlünü verdiği biriyle evlenmişti bu bibim. Peri bibiyi ne kadar çok seviyorsam, eniştemden de o kadar nefret ediyordum. Yine hatırlar gibi oluyorum ve kinime kin katıyorum, kinci biri olmamama rağmen.

Babaannem. O bilindik köy havası sayesinde midir bilmem, vefatına sebebiyet verecek illete tutulmadan öncesine kadar yaşlılık belirtileri falan ona uğramamıştı. Vefatı bizi çok üzdü. Kocası –ki dedem olur, on numara bir adamdı. Hani eli öpülesi derler ya, işte o türden.

Babamla dedem satıp savdıktan sonra malları, yüklü mangırla koyulmuşlar yola. Klişe hikâyedir aslında bu. Evin hanımlarını ve enişteyi köyde bırakarak, kendileri önceden yerleşmek için büyük şehre doğru yol almışlar. Tabi o zamanlar tren en popüler ulaşım aracı. Onlar da mecbur treni tercih etmişler. Bizim köy Moskof sınırına yakın. Osmanlı zamanında kent zırt pırt el değiştirdiğinden, şehir nüfusunun ciddî bir kısmı gayrimüslim. Bu durum yapılarda da göze batıyor. Türk köylerinde evler taşların biçimsiz ve ardı sıra dizilmesi ve tezek kullanılmasıyla meydana getirilen yapılar olmasına karşın, kentteki gayrimüslimlerin evleri ve dükkânları daha yaşanılır ve sanatsal bir özelliği haizdir.

Babamla dedem kentin Rus yapımı istasyonuna varmışlar. Rusların bir zamanlar kışla olarak kullandıkları bu yapı, cumhuriyet kurulduktan sonra elden geçirilmiş ama ne geçirilme! Orijinalindeki sanatsal üslûp tahrip edilerek, ana binaya uygunluk arz etmeyen ufak birkaç ek bina da yapılarak sadece kara trenlerin geçip gitmesine ev sahipliği yapan bir yapı olarak kullanıma açılmış. Osmanlının cumhuriyet nesline keşke bıraksaydı diye dövündüğüm en önemli mirası mimarî ve şehir planlamasıdır. Ne yazık ki, bu birikim redd-i miras edilmiştir.

Tabi o zamanlar her gün tren kalkıyor büyük şehre. Ülkenin en doğusundan, neredeyse en batısındaki medenî büyük şehre doğru yapılan seyrüsefer ortalama iki-üç gün sürüyor. En nihayetinde kalkış zamanı gelince trendeki kompartımanlardan birine yerleşiyor bizimkiler. Kalkış saatinde biraz değişme oluyor her zamanki gibi ama daha sonra trenin yanından evler akmaya başlıyor ve tren kıvrıla kıvrıla bozkıra doğru yola koyuluyor. Kekremsi bir koku, parlak güneş ve daha önceki yolcuların başlarını koyarak yağ içinde süzülmesine sebep oldukları tren camları… Bu tür bir yolculukta ihtiyacınız olan şey, aslında uzunca bir uykudur.

Zzzzzzzzzzz…

Yorum Yapılmamış - "Geçmiş Zaman"

Yorum Formu

Kısa Kısa


Kitap Okumaları

  • Ateş Etmek
    ~ Alfred W. Crosby - Başlangıç: 22.03.2016
  • Tarih Gezintileri
    ~ Zeki Arıkan - Başlangıç: 20.03.2016
  • Bir Haçlının Hatırıları
    ~ Jean de Joinville - Başlangıç: 16.03.2016
---
Okunan Kitaplar

Müze Önerisi


Küçükyalı ArkeoPark

Telefon: 0216 388 83 18
Açık Olduğu Günler: Hafta İçi 10.00-18.00

Twitter

Nisan 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Top